Hizmet Olarak Statü (Staas)
İnsanların çoğu sevilmek istediğini söyler. Doğru değildir. Sevilmek, kabul görmenin en ucuz biçimidir. İnsanlar esasen önemsenmek ister. Yokluklarının fark edilmesini, varlıklarının bir ağırlık taşımasını, söyledikleri şeylerin sırf kendileri söyledikleri için dikkate alınmasını isterler. Bunun için çalışır, konuşur, giyinir, satın alır, paylaşır, hatta düşünürler. İnsan davranışlarının önemli bir kısmını açıklamak için büyük psikolojik teorilere ihtiyacımız yok. İnsan, diğer insanların gözündeki yerini yükseltmeye çalışan bir hayvandır. Medeniyet dediğimiz şey de çoğu zaman bu hayvanın daha iyi giydirilmiş halidir.
Eskiden statü kazanmanın bazı zahmetli koşulları vardı. Servet biriktirmek, bir alanda ustalaşmak, bir çevreye girmek, bir şey başarmak veya en azından başarmış gibi görünmeyi finanse edebilecek durumda olmak gerekiyordu. Statü pahalıydı. Zaman, para, bilgi veya çevre istiyordu. Bugün ise bir telefon, internet bağlantısı ve yeterince gelişmemiş bir utanma duygusu çoğu zaman başlangıç için yeterli. İnsanlık statüyü demokratikleştirdiğini düşünüyor. Oysa yaptığı şey onu sanayileştirmek oldu.
Sosyal medya şirketlerinin insanlara iletişim kurma imkânı sattığı anlatılır. Bu, hikâyenin yatırımcılara anlatılmaya uygun kısmıdır. İnsanlar birbirleriyle iletişim kurmak için bu kadar zahmete katlanmazlar. Bir insanın akşam yediği yemeği üç ayrı açıdan fotoğraflaması, fotoğraflardan birini seçmesi, renkleri düzeltmesi, altına kendisiyle ilgili dolaylı bir mesaj yazması ve ardından kaç kişinin gördüğünü takip etmesi iletişim değildir. Bu, küçük ölçekli bir halkla ilişkiler operasyonudur. Üstelik hedef kitle çoğu zaman fotoğrafı paylaşan kişiyi zaten tanımaktadır. Demek ki mesele tanışmak değil, tanınma biçimini değiştirmektir.
Eugene Wei'nin sosyal ağları statü üzerinden ele alması bu nedenle önemlidir. Ancak mesele yalnızca sosyal platformların statü dağıtması değildir. Asıl mesele, insanların kendi statülerinin üretimini, ölçümünü ve dağıtımını başkalarının mülkiyetindeki sistemlere teslim etmiş olmalarıdır. Tarihte insanlar krallardan unvan, devletlerden makam, kurumlardan diploma bekliyordu. Şimdi algoritmalardan onay bekliyorlar. Teknoloji değişti. Diz çökme alışkanlığı pek değişmedi.
Bunun en komik tarafı, herkesin kendisini bağımsız zannetmesidir. İnsanlar kişisel markalarını oluşturduklarını, kendi hikâyelerini yazdıklarını, özgün bir karakter inşa ettiklerini anlatıyor. Ardından aynı müzikleri kullanıyor, aynı cümlelerle konuşuyor, aynı estetik anlayışını benimsiyor ve aynı insanların onayını almaya çalışıyorlar. Bireysellik bir endüstriye dönüştüğünde ortaya birey çıkmaz. Birbirinden farklı görünmek için aynı şeyleri yapan kalabalıklar çıkar. Kendi hayatlarının başrolü olduklarına o kadar inanırlar ki senaryonun kim tarafından yazıldığını sormayı unuturlar.
Artık insanların çoğu bir şey yaşamaktan ziyade, yaşadıklarının başkaları tarafından nasıl algılanacağını hesaplıyor. Güzel bir mekâna gitmek yeterli değil; orada bulunduğunun bilinmesi gerekiyor. Kitap okumak yeterli değil; hangi kitabı okuduğunun görünmesi gerekiyor. Başarılı olmak yeterli değil; başarının uygun açılarla paketlenmesi gerekiyor. Hatta mutsuzluk bile doğru ışık altında sunulduğunda sosyal sermayeye dönüşebiliyor. İnsan hayatı, yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sürekli düzenlenen bir vitrine dönüşüyor. Vitrinin arkasında ne olduğu ise pek az kişiyi ilgilendiriyor. Çoğu zaman sahibini bile.
Burada garip bir ekonomik düzen kuruluyor. İnsanlar ücretsiz içerik üretiyor, kendi hayatlarını malzemeye dönüştürüyor, başkalarının dikkatini çekebilmek için saatlerini harcıyor. Karşılığında kendilerine verilen şey, yine aynı sistemin ürettiği birkaç rakam. Sonra o rakamları artırmak için daha fazla çalışıyorlar. Bu kadar mükemmel bir iş modeli kuran başka bir endüstri hatırlamıyorum. Müşteriler aynı zamanda işçi. Ürün yine müşterilerin kendisi. Ücret ise bir sonraki gün geri alınabilecek kadar geçici bir görünürlük. Kapitalizmin bu noktada yeni bir şey icat ettiğini söylemek haksızlık olur. Sadece insanların kibirlerini üretim maliyetinden düşmeyi başardı.
Elbette bütün bunların arkasında sıradan bir ihtiyaç var: üstünlük. İnsanların eşitliğe duyduğu hayranlık, eşit kabul edilmekten hoşlanmadıkları gerçeğini değiştirmiyor. Herkes görünür olmak istiyor ama herkes görünür olduğunda görünürlük değersizleşiyor. Herkes özel olmak istiyor fakat özel olmanın anlamı, başkalarının sıradan kalmasına bağlı. Bu yüzden statü ekonomisinin insanlara vaat ettiği mutluluk matematiksel olarak herkese dağıtılamaz. Bir insanın yükselmesi için mutlaka başka birinin düşmesi gerekmez; fakat herkesin aynı anda herkesten daha yukarıda olması imkânsızdır. Buna rağmen milyarlarca insan, sanki oyunun sonunda herkese birincilik verilecekmiş gibi davranıyor.
Daha da ilginci, insanların statü göstergeleriyle statünün kendisini birbirine karıştırmasıdır. Takipçi sayısını etki, görüntülenmeyi ilgi, beğeniyi saygı, popülerliği önem zannediyorlar. Oysa bunlar birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Bir insanı milyonlarca kişi tanıyabilir ve hiç kimse ciddiye almayabilir. Bir başkasını birkaç yüz kişi tanır fakat onun verdiği karar binlerce insanın hayatını değiştirebilir. Hangisinin daha güçlü olduğunu anlamak için hesap makinesine değil, biraz muhakemeye ihtiyaç var. Maalesef muhakemenin görüntülenme sayısı henüz icat edilmedi.
Statü ile güç arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Statü, insanların sizin hakkınızda ne düşündüğüyle ilgilidir. Güç ise sizden hoşlanmasalar bile ne yapmak zorunda kaldıklarıyla. Birinin dikkatini çekmek başka şeydir, davranışını değiştirmek başka. Bir odadaki herkesin sizi tanımasıyla, siz konuştuğunuzda odanın karar değiştirmesi aynı şey değildir. Fakat sosyal medya bu farkı ortadan kaldırmış gibi davranıyor. Çünkü dikkat ölçülebiliyor, güç ise her zaman ölçülemiyor. Dolayısıyla ölçülebilen şeyin önemli olduğuna karar veriliyor. Modern insanın en sevdiği zihinsel tembelliklerden biri de budur: Sayılabilen her şeyi değerli, sayılamayan her şeyi önemsiz sanmak.
Üstelik platformların dağıttığı statü, onu kazandığını düşünen kişiye ait bile değil. Yıllarca oluşturduğunuz takipçi kitlesine erişiminiz tek bir algoritma değişikliğiyle azalabiliyor. Dün milyonların önüne çıkarılan düşünceleriniz bugün kimsenin karşısına çıkmayabiliyor. Kendi itibarınız sandığınız şeyin dağıtım hakkı başka bir şirketin elinde. Bir sabah uyanıyorsunuz ve ne söylediğiniz, kim olduğunuz, ne başardığınız değişmemiş olmasına rağmen daha az önemseniyorsunuz. Çünkü sistem öyle karar verdi. Buna sahiplik demek oldukça iyimser. Daha doğru bir kelime var: Kiracılık.
İşin trajik tarafı ise insanların bu kiralık itibarı gerçek hayatlarına da taşımaları. Bir ortamda kendisini takipçi sayısıyla tanıtan insan, aslında hakkında söylenebilecek daha değerli bir şey olmadığını ilan ediyor olabilir. Herkesin kendisine bakmasına alışan kişi, kimsenin kendisini dinlemediği bir masada ne yapacağını bilemiyor. Ekranda hayranlık uyandıran karakter, gerçek bir itiraz karşısında dağılıp gidebiliyor. Çünkü görünürlük, karakter oluşturmaz. Yalnızca mevcut karakteri büyütür. İçeride bir şey yoksa ortaya çıkan şey büyük bir hiçliktir.
Bütün bunlar sosyal medyanın değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, dikkat son derece değerli bir kaynaktır. Tanınmak fırsatlar yaratır. Bir düşüncenin dolaşıma girmesi, bir insanın kendi çevresinin dışına çıkabilmesi, bir işin milyonlara ulaşabilmesi önemlidir. Sorun görünürlük aramakta değil, görünürlüğü nihai amaç haline getirmekte. Bir araç, sahibinin hayatını yönetmeye başladığı anda artık araç değildir. İnsanların çoğu sosyal medyayı kullandığını düşünüyor. Günlerini neyin paylaşılmaya değer olduğunu hesaplayarak geçiren birinin tam olarak kimi kullandığı tartışmaya açıktır.
Gerçek etki, sürekli kendini hatırlatmak zorunda kalmamaktır. Bir düşünceyi ortaya attığınızda, siz orada olmasanız da tartışılmaya devam etmesidir. Bir iş kurduğunuzda, siz uyurken de insanların onu kullanmasıdır. Bir karar verdiğinizde, sonucun sizden bağımsız olarak varlığını sürdürmesidir. Bunun için görünür olmak faydalı olabilir; fakat zorunlu değildir. Tarihin önemli bir kısmı, isimlerini herkesin bildiği insanlardan ziyade kararlarının sonuçlarıyla yaşadığımız insanlar tarafından şekillendirildi. Ün, etki yaratmanın yollarından biridir. Etkinin kendisi değildir.
Bu yüzden insanların kendilerine sorması gereken soru kaç kişinin onları tanıdığı değil, tanıyan insanların ne yaptığıdır. Bir milyon insan sizi görüp kaydırmaya devam ediyorsa ortada büyük bir trafik vardır. Belki bir iş imkânı da vardır. Ama sırf bu nedenle ortada büyük bir insan bulunduğu söylenemez. Günümüzde insanların en kolay yaptığı şey, kalabalıkları önemle karıştırmak. Oysa kalabalık yalnızca kalabalıktır. Bazen bir stadyumu doldurur, bazen bir meydanı, bazen de bir yorum bölümünü. Kalabalığın büyüklüğü, ortasında duran kişiye otomatik olarak derinlik kazandırmaz.
Benim itirazım insanların statü istemesine değil. Statü istemek son derece insani, hatta çoğu zaman üretken bir dürtüdür. İtirazım, insanların statü uğruna kendi ölçülerini terk etmesine. Başkalarının beğenisini kazanmak için neyi beğenmeleri gerektiğini değiştirmesine. Saygı görmek uğruna saygı duyulmayacak davranışları benimsemesine. Özgün görünmek için özgünlüğünü kaybetmesine. Ve en sonunda, kendisine ait olduğunu düşündüğü hayatın büyük kısmını hiç tanımadığı insanlardan gelecek küçük tepkilere göre düzenlemesine.
İnsan ne istediğini bilmediğinde, herkesin istediği şeyi istemeye başlar. Algoritmaların bu kadar başarılı olmasının nedenlerinden biri de budur. İnsanlara neyi arzulamaları gerektiğini sıfırdan öğretmek zorunda değiller. Başkalarının neyi arzuladığını göstermeleri yeterli. Geri kalan işi kıskançlık, taklit ve dışlanma korkusu hallediyor. Böylece milyonlarca insan, kendi kararlarını verdiği yanılsaması içinde birbirinin peşinden yürüyor. Bu yürüyüşe de trend deniyor.
Sonunda mesele basit bir ayrıma indirgeniyor. Bazı insanlar başkalarının gözünde bir yer edinmeye çalışıyor. Bazıları ise başkalarının gözünden bağımsız bir şey inşa ediyor. Birincilerin varlığı, sürekli hatırlatılmaya muhtaç. İkincilerin yaptıkları işler, onları hatırlatmaya devam edebiliyor.
Görünürlük istemek anlaşılır bir şey. Fakat görünür olabilmek için yaşamak, bir süre sonra yaşamayı gereksiz hale getirir. İnsan artık bir hayat kurmaz; bir hayatın reklamını yapar. Daha kötüsü, ortada reklamı yapılacak bir hayat bulunmadığında bile reklama devam eder.
Herkesin sizi görmesini sağlayabilirsiniz. Herkesin sizden söz etmesini de. Hatta yeterince uğraşırsanız herkesin sizden hoşlandığına bile kendinizi inandırabilirsiniz.
Bunların hiçbiri, yokluğunuzda bir şeyin eksileceğini garanti etmez.
Ve belki de statünün değil, önemin tek ciddi ölçüsü budur.